C'mon C'mon


2021 . Dram . 1 saat 48 dakika
Yönetmen: Mile Mills

Selam selam selam, yanıp tutuşuyorum yazma aşkıyla şu an nedendir bilinmez @readthearth'de bugün yaptığım gevezelikler yetmedi bir de buraya geleyim dedim. C'mon C'mon'u buraya yazma fikri yoktu açıkçası aklımda instagram storyden yazsaydım da içime sinerdi. Ama dediğim gibi yazma aşkıyla tutuştuğum için şu an blog üzerinden yazma kararı aldım. C'mon C'mon'u sürekli görüyordum bi dönem ama izleyememiştim, sonra İFF'ye geleceğini öğrenince hemen bilet almıştım. Fakat filme gidemedim mücbir sebeplerden dolayı geçen gün odamda yatarak izledim. 


Film radyo programcılığı yapan Johnny'nin aralarının pek de iyi olmadığı kardeşinin oğlu Jesse'ye bakmak zorunda kalması sonucu değişen hayatını konu alıyor. Johnny az önce de dediğim gibi bir radyo programcısı, eline kulaklığını ve ses kayıt cihazını alıp ülke ülke dolaşarak çocuklarla röportaj yapıyor. Tek başına yaşayan, özgür ruhlu ve işini seven biri olarak gözlemliyoruz Johnny'i. Kardeşinden aldığı bir telefonla Jesse'nin babasının bipolar bozuklukla mücadelesi sürecinde Jesse'yle ilgilenmesi gerektiğini öğreniyor. Bu ikili için süreç tabii ki pek kolay olmuyor. Johnny kendini bir anda ebeveyn pozisyonunda buluyor ve sorumluluğun büyüklüğü altında eziliyor.Kız kardeşinin işi uzayınca Jesse'yle birlikte Los Angeles'tan New Orleans'a uzanan bir seyahate çıkıyor. Bu yolculuk süresince hem kendi geçmişiyle hem de geleceğiyle ilgili minicik bir çocuktan öğrenmeyi beklemediği kadar çok şey öğreniyor. Johnny'nin özel hayatına, beklentilerine ve içsel süreçlerine dair Jesse'nin sorduğu ısrarcı sorularla karışıyoruz.


Filmde minicik bir ebeveynlik sürecinin bile ne kadar zorlayıcı olabileceği objektif bir şekilde verilmiş. Her şeyin toz pembe gösterildiği ve ebeveyn olmaya yönelik aptal bi duygusallıkla gerçeklik arasındaki dengeyi kuramayıp tehlikeli sularda yüzen filmlerin aksine C'mon C'mon çarpıcı bir şekilde göstermiş bence ebeveynlik mevzusunu. Filmin en sevdiğim yanı da bu oldu açıkçası, dayı ve yeğen arasındaki sempatik ilişki kısmı vurgulanıyor daha çok filmle ilgili bir şeyler okuduğumda. Ama aksine birbiriyle anlaşmayı ve birbirini sevmeyi gerçekten zorlanarak öğrenen bir yetişkin ve bir çocuğun ilişkisi anlatılıyor filmde. Johnny'nin hem sinir krizlerine yaklaşması hem vicdan azabı duyması hem de Jesse'nin üzerine titremesi aşırı doğal bi tutum bence. Aynı şekilde Jesse'nin annesinden ani bir şekilde ayrılmasının doğal sonucu olarak huysuz tavırlar sergilemesi, annesiyle yaptığı şeyleri dayısından beklemesi ve hayali oyunlar kurarak iletişime ne kadar ihtiyacı olduğunu belli etmesi gibi detaylar beni aşırı tatmin etti. "Büyük"leri anlayamayacağını düşündüğümüz çocukların aslında ne kadar iyi bir dinleyici olabileceklerini, yetişkinlerle benzer hisler yaşayabildiklerini, sırf çocuk olduğu için ve iyiliğini düşündüğümüz fikrine sığınarak yalan söylediğimizde kandırılan bir yetişkinin verdiği tepkiye çok benzer tepkiler verdiklerini, yetişkinler gibi gelecek için kaygılandıklarını yalın bi dille anlatmış Mike Mills. 

Filmde dayı ve yeğen arasındaki ilişkiden çok Jesse ve annesi (Viv) arasındaki ilişkiyi benimsedim. Viv çocuğunu eşiyle birlikte yaşadığı evde yalnız büyüten bir anne, bildiğiniz gibi ülkemizde de revaçta olan ebeveynlik stili bu. Eşinin krizleri ve akıl sağlığıyla uğraşırken, tedaviye ikna etmeye çalışırken aynı zamanda da çocuğuna yetebilmeye çalışan bir anne. Annelikle yapışık olarak gelen yetersizlik hissini de dibine kadar yaşıyor tabii. Jesse'nin Johnny'de kaldığı günler boyunca oğluyla olan iletişimi o kadar güzeldi ki. Yaşananları dürüst bir şekilde anlatmasıyla, Jesse'nin ihtiyacı olan ilgiyi ve güveni vermek için yoğun bir şekilde çabalamasıyla ve tüm bunları yaparken sınırı aşan bazı davranışlara müdahalede yapıcı bir iletişim süreci yürütebilmesiyle gerçekten o kadar imrendiğim bir karakterdi ki. Ebeveynlikte tek bir doğrunun olmadığı ve mükemmel olamayacağını farkında olan ama bunu boşvermişlik bahanesi olarak kullanmayan müthiş bir karakterdi ya. Filmin senaryosu yayınlanmış bu arada Viv'in bazı cümlelerini koyacağım alta nasıl bir karakter olduğuna dair az çok fikir edinebilmeniz adına, yazının en sonuna senaryoyu da eklerim.






Film bende biraz Frances Ha etkisi bıraktı, şu açıdan yaptı bunu bazı filmleri konusu şu diyerek özetleyemiyorum çünkü ihtiyaç duyduğum anlarda ihtiyaç duyduğum şeylere hitap ediyorlar. Frances Ha henüz hayaller için geç kalmadığımı ve hayatın sırasıyla ilerlemediğini hatırlatıyor bana. Ghost Story kaybolmaya, ölüme geri kalanlar açısından bakmamı sağlayarak konuyu bireysellikten çıkarmamı kolaylaştırıyor mesela. Bu iki film de sıkışmış hissettiğim anlarda bazı sahneleriyle yardımıma koşuyor hep. C'mon C'mon bittiğinde de yıllar sonra yardımıma koşacakmış gibi bir his yaşadım. Çünkü adına ister ebeveynlik ister ablalık ister mesleğiniz neyse onu deyin, insan ilişkilerinin yetersiz hissettirdiği ve karşıdakini zerre anlamadığınızı düşündüğünüz bir kısmı hep var. Özellikle anlaması gereken taraf sizseniz ve karşınızdaki küçük bir çocuksa çekilen kalp ağrısı bambaşka oluyor. İşte bu film tam o kalp ağrısının köşesinde minik bi rahatlama etkisi yaratacak benim için, o açıdan başka bir yere koydum içimde.







Filmde en çok sevdiğim sahnelerden birini de koyduğuma göre artık yazıyı sonlandırabilirim sanırım. Ebeveynliğin, anneliğin, küçük bi çocuğun sorumluluğunu alabilmenin ciddiyeti ve zorluğunu karamsar bir şekilde değil de tatlı bir hikayeye dönüştürerek anlatmış yönetmen. Kendisinin de oğlunu büyütme sürecinde benzer hisler yaşaması dolayısıyla böyle bir film çıkmış ortaya, çok da lezzetli olmuş. Bu arada filmin siyah beyaz olması konusunda şüphelerim var bi tık hileli bir davranış gibi hissettirdi bana ama bilemiyorum. Umarım zevkle okumuşsunuzdur, bir sonraki yazıda görüşmek üzere. Hoşça kalın.

"whatever you plan on happening, never happens. stuff you would never think of happens. so you just have to come on. come on, come on, come on, come on..."






 

















Yorumlar

Popüler Yayınlar